Image
2014 Ocak

Türkiye'deki Diaspolitik Çerkes Kimliği - 1. Bölüm

Kafkasya Forumu Kasım-Aralık 2005, Sayı: 1

Gırın Muhammet Salmak - Mkanba Çağlar Konukman

Kuzey Kafkasya'nın yerli halkı Çerkesler; yüzyıllar süren Kafkas-Rus savaşlarındaki direnişlerinin 21 Mayıs 1864 tarihinde kırılmasıyla birlikte, tarihi de kırılan bir halktır. Çarlık Rusya'sının 21 Mayıs 1864'te baş­lattığı ‘büyük sürgün'le beraber nüfusunun büyük çoğunluğu Osmanlı topraklarına gönderilen, sürgün yollarında bü­yük kayıplar veren ve ulusal gelişimi engellenen bir halktır. Çerkesler Osmanlı makamları tarafından dönemin Osmanlı toprakları olan Ürdün, Suriye, Libya, Anadolu ve Balkanla­ra yerleştirildiler.

Bugün hala, anavatanları Kafkasya da dahil olmak üzere dünyadaki Çerkes nüfusunun en kalabalık olduğu yer, günü­müz Türkiye Cumhuriyeti'dir. Karadeniz'in diğer kıyısın­dan sürgünle geldikleri bu topraklarda 141 yıldan beri yaşa­yan Çerkesler, birlikle yaşadıkları Anadolu halkları tarafın­dan çok az tanınırlar. Çerkesler'in yaşadığı bu topraklardaki tarihsel süreçlerinin sosyal bilimler ışığında incelenmesi bi­çiminde özetleyebileceğimiz bu çalışma, Çerkesler'in asla vazgeçemedikleri ve ellerinden uçup gitmekte olan kimlik­lerine sahip çıkabilmeleri adına, birincil derecede önemli olduğu öngörüsüyle oluşturulmuştur. Diğer taraftan bir diaspora toplumu olarak Çerkesler'in tanınması noktasında oku­yucular için ilgi çekici olacağını düşünüyoruz.

Çalışmamız, Çerkesler'in sosyal karakterini incelerken on­ların bir diaspora halkı olup olmadığına cevap aramaktadır. Bu arayışa öncelikle diaspora tanımlarını sıralayarak başlayacağız ve Çerkesler'in Türkiye'deki kimlik süreçlerinin ta­rihsel olarak ne gibi değişimlere uğradığını bu tanımlar ışığında değerlendireceğiz

Diaspora

Dia (içinden, etrafa), speria (dağılmak, serpiştirmek) şek­linde ayırabileceğimiz diaspora kelimesi Yunanca'dan gel­mektedir, ancak kelime kök olarak Yahudilere aittir. Dias­pora kelimesi ilk defa Mısır'da yaşayan Yahudiler tarafın­dan, sürgün kavramını ifade etmek için kullanıldı. Burada­ki anlamıyla diaspora: Yahudilerin, nüfus olarak kalabalık, güçlü bir ülkeleri olduğu, bir felaket neticesinde dağılarak, sürgün bir halk oldukları ifade ediliyordu ancak böyle bir ülke yoktu. Diaspora kelimesi uzun yıllar bu haliyle don­muş bir kavram olarak kaldı, ta ki 19.yüzyıl'da ticaret yap­mak amacıyla çevreye (Kolonilere) yayılan Yunanlı tüc­carları tanımlamak için kullanılmaya başlanana dek. 19. Yüzyılın ilk yarısında meydana gelen, neticesinde keskin ve net sınırlar çizen dünya savaşları, iç savaşlar, ideolojik çatışmalar, ulus devletleşme sürecinde meydana gelen nü­fus mübadeleleri sonucu birbirinden ayrı yerlerde yaşamak zorunda kalan halkların sayısı arttı ve diaspora kelimesi tekrar zorla yerinden çıkarılan, sürgün edilen halk anla­mında kullanılmaya başlandı. 1970'lere kadar kelimeye literatürde rastlamak pek mümkün değildir. Kullananlar da Yahudi kökenli araştırmacılardır. Yahudi kökenli araştır­macılar da dini boyutu, sürgün, çekilen acılar etrafında şe­killendirdikleri diaspora kavramını Yahudi paradigmasına referansla kullandılar. Yahudi tekelinde kalan diaspora kavramının kullanabilmesi için Yahudilerin çektiği sıkıntı­lara benzer sıkıntıları yaşamış olmak gerekmekteydi. Ayrı­ca tek başına sürgüne maruz bırakılmış olmak diaspora kavramının içini doldurmak için yeterli değildi: Öyle ki, gidilen yerde de çözülmeden, kültürel ve dinsel varlığı sür­dürebilmek ve dönüş mitini (Tanrı'dan alınan söz: Vaad edilmiş vatana döneceksiniz) ortak bilinçte canlı şekilde tutmak gerekmektedir. 1970'lerden sonra, sosyal bilimler­deki değişimlerden diaspora kelimesi de nasibini aldı fakat asıl yoğun ilgiyi 1980'lerde ve 1990'larda gördü. 1989 se­nesinde dünya, içinde bulunduğu soğuk savaş sisteminden çıktı, blokların kalkmasıyla birlikte soğuk savaşın dondur­duğu tüm sorunlar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Dünya her konuda yeni tanımlamalara giderken diaspora kelimesinin de içeriğinde ve tanımlanmasında ciddi geliş­meler oldu. Anavatan ve anavatan dışında yaşayan insan­ların birbirleriyle görüşmeye başlamaları onları karşılıklı olarak içinde bulundukları durumu en doğru ifade edebile­cek tanım arayışına yöneltti.

Yahudiler ve onlara benzer yollardan geçtiği varsayılan; kö­le ticareti sonucunda Amerika Birleşik Devletlerine gelmiş olan Afrikalılar, 1915 sonrası Osmanlı topraklarından Fran­sa ve Amerika'ya giden Ermeniler, 1845-1952 yılları arası kıtlık ve İngiliz politikaları yüzünden Amerika'ya giden İr­landalılar ve 1948'de İsrail'in kurulmasının ardından çeşitli Ortadoğu ülkelerine dağılmış olan Filistinliler dışında onlar­ca halk, politik olarak diaspora kelimesini kullanmaya baş­ladı. Daha önce dar çevrelere hitab eden diaspora tanımı ar­tık ciddi nüfusları yansıtmak zorunda kaldığı için üzerine düşülen bir konu halini aldı ve bir çok araştırmacının dikka­tini çekmeye başladı.

Diaspora kelimesinin bugün bile hala tek bir tanımı yoktur. Kimler neden diasporadır? Hangi süreçler halkları diaspora olmaya götürür? Bunlara ve benzeri sorulara açık bir cevap bulmak güç. Diaspora kelimesini ilk ve sık kullanan Yahu­di toplumu bu konuda birçok araştırmacı yetiştirmiştir ve bugünkü tanımlamaların hepsinde belirleyici unsur olmuş­lardır.

William Safran, bu yazarlardan biri olarak bir toplumun 'ideal diaspora' olarak tanımlanabilmesi için bazı kriterler belirlemiş ve tanımlamasını bu kriterlere göre şekillendirmiştir. Kriterleri altı maddede özetlemek mümkün:

  • İnsanların anavatanları dışında en az iki farklı yere dağıl­maları,
  • Anavatanla ilgili toplumun tümünde ortak hafıza oluş­muş olması ve geri dönüş miti,
  • Misafir olunan ülkenin, kendilerini tam olarak kabul et­mediklerine inanmaları,
  • Doğru zaman geldiğinde anavatana mutlak ve son dönüş,
  • Anavatanın idealleştirilmesi, korunması, inşası hatta ya­ratılmasına yönelik kollektif taahhüt,
  • Ortak bilincin anavatanla süren ilişkilerle tanımlanması.

Safran'a göre bu kriterlerden birkaç tanesinin olması o top­lumu diaspora olarak tanımlamaya yetmektedir. Safran bu konuya kriter getiren tek araştırmacı değildir. Robin Cohen zamanın değişen şartlarına bağlı olarak bunlara yeni ekle­meler yapmıştır.

  • Diğer ülkelerde yaşayan topluluk mensupları ile dayanış­ma halinde olmak,
  • İçinde yaşanılan ülkede çoğunluğa geçit veren bir ortam­da varlığını sürdürme olasılığı,
  • Anayurttan sadece sürgünle değil, iş ve ticaret gibi ne­denlerle de çıkmak.

Neticede gelişen ve değişen zamanın doğurduğu yenilikler de göz önüne alındığında bu kriterlere eklemeler yapılabilir. Yazarlar da bu yolu izleyerek eklemeler yapmış ama hepsi­nin bir toplumda olması şartını koşmamıştır.

Diaspora kavramına ilişkin tanımlamaları sıralarken, mo­dern ve geleneksel anlamıyla da üzerinde durmak gerekmektedir. Bu konuda Fransız Felsefeci Emmanuel Levinas'ın tarihi karakterler yardımıyla yaptığı bu iki diaspora tanımı, kelimenin Yahudi toplumu tekelinde kalmış olması­nın nedenini de gösterecektir. Troy'a savaşmaya giden ko­mutan Ulysses'in 10 yıl süren uzun bir yolculuk sonucunda vatanı İtaka'ya geri dönmesi, geleneksel diaspora tanımına örnek teşkil etmektedir. Yolculuğun ne kadar uzun ve yoru­cu olduğu önemli değildir, nihayetinde vatana dönülmüş ol­ması önemlidir. Diğer tarihi karakter ise Hz İbrahim'dir, toplumuyla birlikte vaad edilmiş topraklara doğru anavatandan bir daha dönmemek üzere ayrılır. İbrahim ve toplumu, yeni yerleri vatan yapmak zorunda kalarak modem diaspora tanımının kökenini oluştururlar (E. Levinas, s.348). Gabriel Sheffer ise modern diasporaları; göç sürecinden sonra azın­lık olarak yaşamak zorunda olan ancak kültürünü koruyarak 'nehrin iki yakasında' da yaşamayı öğrenen insanlar olarak tanımlar. Yazar burada, hem anavatanla olan ilişkinin altını çizerken hem de yaşanılan ülkede hayatlarını devam ettirdiklerine dikkat çekmektedir.

Diaspora kelimesinin ortaya çıktığı ilk günlerden günümü­ze kadar yapılan bu yolculuk sonrasında asıl sorumuz: Çerkesler bu tanımlar çerçevesinde nerede durmaktadır? Sürgünlere ve çekilen bunca acıya rağmen diaspora tanımını doldurmak adına neler yapmışlardır? Bu tanıma katkıda bu­lunmuşlar mıdır? Bunun için önce Çerkeslerin Türkiye'deki kimlik süreçlerini gözlemlememiz gerekmektedir.

Çerkesler'in Türkiye'deki Kimlik Süreçleri

Çerkesler'in Türkiye'deki kimlik süreçlerinin tarihsel ola­rak ne gibi değişimlere uğradığını incelerken, tarihi Osman­lı döneminden başlatmak ve ülkenin genel siyasi dalgalan­malarını göz önünde bulundurmak gerekir. Öyle ki ÇerkesIer, ülkedeki siyasi değişimlerden ülke vatandaşı olarak et­kilendikleri gibi Çerkes kimlikleriyle de etkilenmişlerdir. Çerkeslerin Türkiye'deki kimlik süreçlerinin tarihsel olarak ne gibi değişimlere uğradığı sorusuna Osmanlı ve Cumhu­riyet dönemi olmak üzere, iki farklı dönemden bahsederek cevap verebiliriz.

Osmanlı İmparatorluğu kendisini bir İslam Devleti olarak ifade etmekteydi ve halk ümmet ve millet olarak ikiye ayrıl­maktaydı. Çoğunluğu oluşturan Müslüman tebaya ümmet adı verilirken, Müslüman olmayan halka millet adı verilirdi. Yani günümüzün azınlıkları Osmanlı için milletti.

Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Çerkes halkları, Müs­lüman olduğu için ümmet sınıfındaydı ve bu sınıftaki her halk kadar hakka sahipti. Özellikle 23 Temmuz 1908'de ilan edilen 2. Meşrutiyetle daha geniş haklara sahip olan Çerkesler; halk olarak kendilerini ifade edebiliyor, çeşitli si­yasal ve sosyal örgütlenmelere gidebiliyorlardı. Çerkesler, Kafkasya'ya olan güçlü aidiyet duygularıyla Osmanlı poli­tikalarına uyumlu siyaset geliştirerek, bir yandan Osman­lı'nın bölgedeki nüfuzunu güçlendirirken bir yandan da Türkiye'deki etkinliklerini arttırıyorlardı. Osmanlı ordusu ve bürokrasisinde de oldukça etkin bir rolleri vardı. Bu du­rum Çerkesler'in yaşadıkları topraklardaki siyasi erke karşı güçlü bir aidiyet duygusu beslemelerine yol açmıştı. Bu dö­nemde Türkiye'deki Çerkesler'in tarihi kentlerde yazılıyor, ciddi bir kentli Çerkes duruşu gelişiyordu. Bu süreç, Os­manlı'nın son dönemlerinde Çerkesler'i güçlü bir diaspora haline getirmişti. Bu dönemde, Çerkes Teavun Cemiyeti kültüre yaşam alanı sağlıyor, Çerkes dillerinde eğitim veren okullar açılıyordu. Osmanlı'da ilk defa kız-erkek karma eği­timin verildiği Çerkes Okulu buna örnek teşkil ediyordu. Arap ve Latin harfleriyle Çerkes dillerinde alfabeler hazır­lanmış, dergi ve gazeteler çıkartılmıştır. Çerkes Teavun Ce­miyeti kültür-eğitim konularında çalışma gösterirken, Çer­kes Teavun Cemiyeti kadrolarından bir grubun kurduğu Şi­mali Kafkasya Cemiyeti ise siyasi faaliyetleri yürütüyordu. Birbirlerinden destek alıyor ancak görevlerini karıştırmıyor­lardı. Öyle ki İngilizlerin İstanbul'u işgaliyle Şimali Kafkas­ya Cemiyeti kapatılmış fakat Çerkes Teavun Cemiyeti Cumhuriyetin ilanına kadar faaliyetlerine devam etmişti. 1908 sonrası Osmanlısında bahsi geçen Çerkes örgütlenme­leri Kafkasya'ya kitap ve öğretmen yollayarak anavatan ve diaspora arasındaki kültürel birliği geliştirmeye çalışıyorlar­dı. Hatta 11 Mayıs 1918'de kurulan Bağımsız Birleşik Kaf­kasya Dağlıları Cumhuriyetinin kurucu kadrosunun önemli bir kısmı diasporadan giden Çerkeslerdi. Bu süreç umut ve­rici bir diaspora anavatan ilişkisi tesis edilmesinin önünü aç­mıştır. Bu noktada sağlıklı bir diaspora anavatan ilişkisi için asıl anlaşılması gereken; birinin diğerini yaratıyor olması değil, birbirlerinden besleniyor olmalarıdır.

Sürgündeki Çerkesler, savaşlarla dolu yüzyılın başından, 1920'Iere gelene kadar birbirleriyle iletişim halindeydiler. Ancak ulus devletlerin sınırlarını çizmek için verdikleri mü­cadele ve Sovyet Devrimi sonrası gelişen politikalar sonucu Sovyetler Birliği, Türkiye, Suriye, Irak ve Ürdün'deki Çer­kesler arasındaki ilişki kesildi. I. Dünya Savaşı Avrupa'nın üç büyük İmparatorluğu olan Osmanlı, Rusya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluklarını yıktı. Ulus Devlet dalgasıyla beraber yıkılan imparatorlukların bulundukları bölgelerde pek çok yeni devlet oluştu. I. Dünya Savaşı sonrası Osman­lı İmparatorluğu sahasında Türkiye Cumhuriyeti ulusal kim­liğini oluşturmaya başladığında, dönemin elitleri devletin geleceğini tek bir millet ve vatan olarak görüyorlardı.

Birinci Dünya Savaşı bitiminde galip devletlerle Türkiye arasında imzalanan ve ülkenin duruşunu ifade eden; Lozan Antlaşması gereğince sadece Müslüman olmayanlar azınlık olarak kabul edildi, fakat Osmanlı 50'nin üzerinde Müslü­man ve Müslüman olmayan etnik gruptan oluşuyordu. Bu süreç içinde elitler yaptıkları reformlarla, toplumun inisiyatifi dışında Türk-Sünni İslam kimliğine yönelen homojen bir kültür oluşturma yolunu seçtiler ve birçok etnik grup kimliklerini Türkiye Cumhuriyeti'nin çoğulcu milliyetçilik an­layışına eklemlendirmek zorunda kaldı. Tıpkı Osmanlı dö­nemindeki statüleri gibi devlet içindeki çoğunluğa dahil edi­len Çerkesler, uluslaşma sürecinin doğal etkileriyle beraber tıpkı diğer etnik gruplar gibi eskiden sahip oldukları hakları kaybettiler. Bununla beraber Kurtuluş Savaşının en dinamik halklarından biri olan Çerkesler şehirlerdeki örgütlenmele­rini de yitirdiler. Şehir örgütlenmelerinin kaybedilmesi ve kültürün artık şehirlerde yaşam alanı bulamamasıyla birlikte, kültür kırsal alanlarda yaşamaya devam etti. Türkiye'nin sanayileşme hareketiyle başlayan köyden kente göç, şehir­lerde tekrar bir Çerkes nüfusu oluşturdu. 1961 Anayasası'nın siyasallaşma ve örgütlenme konusunda getirdiği imkan­lardan kentli Çerkesler de yararlandı. Bu dönemde sayıları artmaya başlayan Kafkas Kültür Demekleri, kültürlerine tek­rar şehirde bir yaşam alanı oluşturmaya çalışıyorlardı. An­cak dönemin şartları gereği folklorik öğelerle sınırlı kalındı­ğından kendi yarattıkları alanların dışına çıkamıyorlardı. Kültür dört duvar arasına sıkışmış durumdaydı. Bu sebeple kamusal alana taşınmış bir kültürden bahsetmek mümkün değildi. Bu dönemde ülkenin içinde bulunduğu siyasallaş­ma sürecine daha çok ülke vatandaşı kimlikleriyle katıldılar ve çeşitli siyasal akımların kadrolarında yer aldılar. Her ne kadar Çerkes örgütlenmeleri siyasallaşmasa da, ülke gene­linde olduğu gibi Çerkesler'in birey olarak siyasallaşması kültürel amaçlı örgütlenmeleri de kutuplaşmalara yöneltti. Fakat dönemde yaşanan siyasi çatışmalar sonucu ortaya çı­kan şiddet Çerkesler arasında şiddete dönüşmedi. Bu durum Çerkeslerin ideolojik ayrımlarına rağmen kültürel birlikte­liklerini koruduklarını ifade etmektedir. Çerkesler 1968-1978 dönemlerini bu şekilde atlattılar ve kültürel boyutun ötesine taşınmayan yani folklorik olarak adlandırılabilecek örgütlenmelerini geliştirdiler. Ancak 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle beraber diğer örgütlenmeler gibi Çerkes örgüt­lenmeleri de dağıtıldı. Çerkesler, Türkiye'deki siyasal kırılmaların birinden daha Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı ola­rak etkilenmelerinin yanı sıra Çerkes kimlikleriyle de etki­lenmiş oldular. Canlanmaya çalışan diaspora ruhu tekrar can çekişmeye başladı. 1982 anayasasını takiben 1984 sene­sinden itibaren tekrar açılmaya başlayan Kafkas Kültür Der­nekleri ve Vakıfları artık daha fazla devlet kontrolündeydi. Askeri darbe, yeni anayasa ve değişen siyasi iktidarlarla be­raber 1980 sonrasının ülke genelinde yarattığı siyasallaşma paranoyasından Çerkes örgütlenmeleri de etkilendi. Çerkes­lerin tekrar bir diaspora olma yolundaki ciddi ivme kaybı yaşanılan süreci bir daha geri sarmaya başlamıştı. 1990’lara kadar olan bu gerileme döneminin ardından neler yaşandı ki biz bugün tekrar diaspora kelimesini gündeme alma ihtiya­cı duyduk. (Devam edecek)