06 Mayıs 2019, Pazartesi

Seçimler ya da bir zümrenin hayat memat meselesi

Seçimler ya da bir zümrenin hayat memat meselesi

 

Seçimler oldu ama bir türlü bitemedi; bir türlü bitirmedi görünürdeki ve görünmezdeki derin çevreler.

Öncelikle sadece demokrasi ahlakını değil, en sıradan insan ilişkilerimizde beklenen ahlâk düzeyini bile kökünden yıkan pratiklerle tanıştık.

Yavuz hırsız misali, şimdiye kadar dünya kadar şaibenin üzerine yapıştığı bir iktidar partisi, tam da iktidar olmanın bütün nimetlerini kullanarak, gündemi sürekli belirledi. Seçimlerden önce tam kontrolün sağlandığını, sandık, sayım, yazım ve toplama uygulamalarında asla ve kat’a üçkağıt olmayacağını söylemişken, seçim sonrasında “hırsızlık” olduğunu söyleyiverdi. Yani bizzat kendilerinin dediği gibi, “eğer itiraz ediyorsanız, sadece yenilgiyi kabul edemediğiniz içindir” durumu oldu; yenilgiyi kabullenemediler.

Ama iktidar olmak farklı bir şey… Medyayı kontrol ediyorsanız, daha önce söylediklerinizi görünmez kılar ve yeni bir hayali gerçeklik kurabilirsiniz. Ve iktidar partisi de elinden geleni yaptı; ellerinin altındaki medya borazanlarıyla ve 28 Şubat’tan miras kalan bir gelenekle, her türlü yalanı, yıldırmayı, tehdidi kullanma yeteneği geliştirmiş sosyal medya trolleriyle, yani “kamuoyu oluşturma” araçlarıyla CHP’yi hırsızlıkla suçlayıverdiler, AKP dışındaki her aktörü kriminalize etmek için ellerinden geleni artlarına koymadılar.

Türkiye’de yapılan “yerel” seçimlerde sergilenen ve göstere göstere yapılan usulsüzlükler dünya seçimler tarihine kapkara harflerle geçecek bir nitelik kazandı. Her biri ayrı ayrı skandal niteliğinde olan ve her biri kötü niyetin ibretlik dışavurumları olan yüzlerce ayrıntı içinden bazıları var ki insanın nutku tutuluyor. Mesela Maltepe’de hem sonuçlara itiraz edip, hem de oyların yeniden sayılmasına sürekli engel olan iktidar partilerinin bu faaliyeti nasıl yorumlanabilir? Ya da seçim akşamı hemen kazandığını ilân etmek, kazanacaklarından zaten çok emin oldukları için, bütün İstanbul’u önceden hazırlanmış (ve hâlâ asılı duran) “Teşekkürler İstanbul” afişleriyle donatmak, buna karşılık, oy oranları belli olunca, İmamoğlu kazandığını ilân edince, “Mazbatayı almadan ne bu acele!” diye lâf sokuşturmak nasıl bir ruh halinin ürünüdür?

Özellikle Güneydoğu’da HDP’nin güçlü olduğu yerlerde, her türlü baskı ve ihlâle, makam odalarına özel hamam döşeten, sonradan görme kayyum marifetlerine rağmen, gene de kazanamadılar. Kazanamadılar ama seçilen HDP'li belediye başkanlarının başkanlık haklarının ellerinden alınıp, mazbataları “ikinci gelen” kişilere verdiler. Bu kendi başına kocaman bir skandal… Saf saf dile getirelim; bir kişinin eğer KHK’lı olduğu için seçilmesinde sakınca varsa, bunun seçim öncesinde dile getirilmesi, gerekirse o kişinin engellenmesi gerekirdi. Tabii ki, böylesine siyasi ve idari tasarruf zaten kendi başına hukuksuzluktur, ama seçimlerden sonra, o bölgede onbinlerce vatandaşın verdiği oyları çöpe atıp, seçilen kişinin yerine kalibresi düşük bir adamın eline mazbata vermek hukuksuzluğun dik âlâsıdır.

Ama bu hukuksuzluğu taçlandıran olay ise, o seçilmemiş adamların mazbatayı almayı karakterlerinin kaldırabilmiş olmasıdır. Mesela trajikomik bir şekilde seçilmemiş adamın “ Mazbatamızı aldık. Evim, yuvam, ilk göz ağrım falan yere hizmet etmekten şeref duyacağım” diyebilmesidir. Veya benzer bir utanmazlıkla, Mardin’de seçim kuruluna başvurup “Ahmet Türk, hasta ve yaşlı; belediye başkanlığı yapamaz” diyebilmektir. Ya da bir “gazete yazarı”nın “Belediye başkanları atamayla göreve gelsin. Bekamızı demokrasiye feda etmeyelim” diyerek demokrasinin sadece kendi külahı olduğunu alenen ilân etmektir.

Ama bütün bunlar çok anlamlı tartışmalar değil. Mesele çok daha önemli… Tabii ki işin içinde çok ciddi bir biçimde İstanbul’un parası var. İstanbul’u kaybetmek demek, bütün bir totaliter rejimin payandalarını ayakta tutacak bir makina olarak İstanbul’u kaybetmek, propaganda, manipülasyon ve bu işler için adam besleme imkanlarının elden uçup gidivermesi demektir.

 

“Kafa karıştırmayın, düşmanları birleştirin”

Ve mesele esas olarak para meselesinin arkasındaki şu mesele: Seçimlerden önce başlayan süreçte Hitler’in “Tek düşman inşa etme” taktiğine tanık olduk. Çubuk’ta Kılıçdaroğlu’na yumruk atan adamlar tam da bu propagandanın hedef kitlesi oldukları için taktik başarılı oldu. Zaten kafa karıştıran açıklamalar değildi onların bekledikleri; inanmaya ihtiyaçları vardı ve paketlenmiş, mideye indirmeye hazır lokmayı yuttular. Tek bir şey istiyorlardı. HDP için ayrı, CHP için ayrı, PKK için ayrı ya da FETÖ için ayrı analiz istemiyorlardı. Muhtemelen Hitler’in mucidi olmadığı ama en iyi kullananlardan biri olduğu usule göre, bütün bu farklı “kötülük odaklarının” hepsinin tek bir noktada toplanması gerekiyordu. Kılıçdaroğlu’na yumruk atan adamlar işte bu “karmaşık olmayan ve teke indirgenmiş, herkesi aynı paketin içine koyan düşman fikrine inanmışlardı. Ama zaten başka bir iktidar olsaydı ve o iktidar da benzer bir “tek düşman”a inandırmak için gereken manipülasyonu yapsaydı, o yumrukların sahipleri bu tek bilgiye de inanacaklar ve o zamanki düşmanları da yakmak için gerekeni yapacaklardı. Bir zamanlar Nazilerin kontrolünde Kristal gecede kitapları yaktıkları, Yahudileri ele verdikleri, Sivas Madımak’ı yaktıkları gibi, Çin Kültür Devrimi’nde ya da Kamboçya’da Pol Pot rejimi altında dünya kadar insanı katlettikleri gibi…

Bütün diğer örneklerde olduğu gibi, Nürnberg mahkemelerinde yargılanan Goering’in dediği gibi, “Halkı ikna etmek kolaydır; yeter ki ülkenize saldıran bir düşman olduğuna ikna edin ve buna ikna olmayanların da hain olduğunu söyleyin… İnsanlara her şeyi yaptırabilirsiniz, savaşa da sokabilirsiniz.” Aslında, söz konusu olan, bu propagandayı yapanların “beka sorunu”dur. AKP’nin de kendi beka sorunu olduğu gibi… Bu tür bir ruh haline girmiş bir siyasi odak, her şeyi ama her şeyi yapabilecek bir pozisyondadır artık.

Şimdi bu beka için kural üzerine yeni kural yazıyorlar. Torbadan çıkan en son tavşan KHK’lı seçmenlerin kullandıkları oyları iptal etmek… Siyaseten adam öldürmek, kısaca kayıtlardan silmek… Hindistan’ın, Assam eyaletinde Müslümanları kayıtlardan silmesi gibi…

Aslına bakılırsa, bütün bu olanlar biraz bir mahallenin mızıkçı ve de kabadayı çocuğunun yaptıklarına benziyor. Habire “döverim!” diye dikleniyor, dövüyor ve mahalledeki diğer çocukların gerçekten yapabilecekleri çok bir şey yok. Ama “mahalle çocukları” olduğu zaman bir miktar da olsa matrak olabilecek bir durum, memleket söz konusu olduğu zaman kâbusa dönüşüyor. Memleketin iriyarı kabadayısı hukuk falan tanımıyor; ne olursa olsun kazanmak zorunda olduğunu düşünüyor. Çünkü o iktidar; bir tür devrim iktidarı ve bu yüzden onun için her şey bir istisna hali…

 

Hukuk değil, istisnaların hukuksuzluğu

O yüzden normal şartlarda, demokrasinin dibini oymak, hukuksuzluk gibi kabul edilen durumlar, içinde bulunduğumuz zaman diliminin anlaşılır parçalarına dönüşmüş durumda… Çünkü şu andaki iktidar ve içindeki en tepeden en aşağıya inen, kültür görünümlü sınıfsal zümre için her şey bir hayat memat meselesi. Sınıfı geçmeye mecbur olduğunu düşünen öğrencinin kopyaya, hoca tehdidine, her türlü yola sapması gibi… Mafya liderinin yakalanacağını anlayınca, kendi elemanlarını bile temizlemesi gibi… Küçük suçları örtmek için daha büyük suç ve yalan sarmalına giren haydutların yaptığı gibi, bir cinayetten sonra alışıp katliamlara girişebilen katillerin yaptığı gibi… Bu türden bir “devrim” yaparak, bir sınıfın başka sınıflar üzerindeki tahakkümünü gerçekleştirmiş olanların da yaptıkları onca felaketten ve yıkımdan sonra tabii kendilerini kurtarmak için daha fazla yıkımı yapacaklarına garanti gözüyle bakılabilir.

Tabii ki yaptıkları her şey hukuksuz, kanunu hiçe saymak… Ama mesele şu veya bu konuda yapılan bir hata, suç ya da günah değil… Mesele devrim durumlarında olduğu gibi çok daha hayati ve varoluşsal ve de total… “Devrim kanunlarının”, “darbe kanunlarının”, iktidarı en iyi anlatan o “istisna halinin” tepe tepe kullanılması hali… Tabii ki “devrimciler” eski rejime, kendilerinin ne menem bir şey olduklarını hatırlatacak eski ya da alternatif bir düzenin değil varlığına, adının bile anılmasına tahammül edemeyecekler. Tabii ki her türlü “düşman”, “tehlike” söylemleriyle her türlü hileyi yapacaklar ve yaptıkları hilelere bir takım kulplar takmaya çalışacaklar.

Sonuç olarak, bütün bu totaliter pratiklere rağmen, ne kadar işe yarar bilmiyorum ama hâlâ bir umut var gibi görünüyor. Bütün dünyada, geçmişten bugüne yeniden üretile üretile ezberlediğimiz bu totaliter pratiklerin şimdiki Türkiye’deki acenteleri, hâlâ demokrasinin, sandığın, oyların, YSK’nın, mührün, pusulanın, seçimleri yenilemenin falan lâflarını ediyorlar. Düşünsenize, bir de “Oyun bitti, bütün bunlar artık yok! Sadece biz varız! Sadece ben varım!” falan deselerdi? Yani şimdilik hâlâ görünürde de olsa demokrasiden toptan vazgeçmeyi gözleri yemiyor.

Gerçi tabii demokrasiden toptan vazgeçselerdi, şöyle bir avantajımız olabilirdi; hiç olmazsa demokrasinin arkasına saklanamayacak kadar çıplak bir mutlak iktidarla karşı karşıya kaldığımızı bilir ve cilalı lâfların kaçamağına maruz kalmaz, kimin ne olduğunu daha iyi görürdük.

İyimser bir notla bitirelim: Hıristiyanların, Yahudilerin ve Müslümanların Paskalya, Hamursuz ve Ramazan kutsal günlerinin, bayramlarının hepsinin bir arada kutlandığı bir döneme giriyoruz. Birileri düşmanı teke indirirken, dünyanın ve Türkiye’nin iyilikleri de ilahi bir tesadüfle birbirlerine yakınlaşıyorlar. Umudu yaşamak için az şey mi?

Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.