Image

Alaattin Bayram
Sözcüklerin dili
[email protected]
Tüm Yazıları

02 Nisan 2020, Perşembe

Doğu’nun ve Batı’nın halet-i ruhiyesi

Doğu, mensubu bulunduğu dünya görüşü çerçevesinde, toplumsal anlamda, yüzyıllar boyu kendisini sorgulamıyor, sorgulayamıyor. Adeta bin dört yüz küsur yıldır boşuna ‘nefis muhasebesi - özeleştiri’ diye bağırıp duruyor. Ancak, ‘nefis muhasebesi’ dediği şeyin, ötekinin nefsi olmaktan öteye geçemediğini görüyoruz.

Doğu nefis muhasebesini (özeleştiriyi) hep bireysel anlamda düşündü. Yanlış değil ancak eksik bir düşünce. Bireyin kendisini düzeltmesi, bunun içinde zaman zaman kendisini sorgulaması ve kendisine çekidüzen vermesi takdire şayandır. Birey bu hareketiyle kendisini kurtardığını sanır, o kadar. Eğer bireyin davranışı bir ötekisini olumlu yönde etkilemiyorsa tavrı etkisiz, düşüncesiz sığ ve kurtuluş algısı da tamamen yanlıştır. Konuyu toplumsal olarak ele almaktan soyutlayıp bireysel olarak ele almak seküler (Secular) insanı rahatlatabilir. Olaya tüccarın kar - zarar mantığıyla bakıldığı zaman, kendisini oldukça karlı olarak da görebilir. Hatta, böylece iyi bir vatandaş olmanın erdemine erdiğini de düşünebilir. Oysa asıl olan statik erdemin olmayacağı; birey(ler)in kötülüğe, yanlışa ve çirkinliğe karşı konulması gerektiğidir. Doğu düşüncesinin Kur’an’ın “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Âl-i İmrân, 3/104) kurgusal ve kurumsal içerikli ilahi emri ile yine Kur’an’ın, kimi toplumların yok oluşunun sebebi olan kötülüğe göz yummamak gerektiğini örnekleyen; “İşledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları ne kötüydü!” (Maide, 5/79) ayetini ve benzeri başka ayetleri bilmiyor olması düşünülemez. Yeryüzünü fitneden temizlenmesi gerektiği ve barışın egemen olması gerektiği hedefleyen bir dinin muhatapları yıllarca okutulacak ciddi kendi nefis muhasebesi yapmak zorundadır.

Peki, iyinin, doğrunun, hayrın ne olduğunu kim belirleyecek? İnsanın nakıs (eksik, kusurlu, noksan) oluşu mahluk (yaratılmış) olmasından kaynaklıdır. Dolayısıyla acizlik içinde olanın vazettiği her şeyde her daim eksik bulunma ihtimali fazlasıyla olacaktır. Dolayısıyla evrensel düzenin temel diyalektiğini mahluk kuramaz. Bireyin böyle bir şeye soyunması sapmanın ilk adımıdır. İlahi diyalektiğin (akaidin) bozulması da bireylerin ya da toplumların kendi görev ihlallerine dayanır. Doğu ve din referanslı tüm toplumların, çeşitli sebeplerle düştükleri en büyük hata budur: Gücü mutlak olanın alanına girip onu tahrip etmek.

‘Demiri’ elinde tutan egemen güç, ‘hikmet’ ve ‘adalet’ terbiyesinden yoksun olduğu sürece daima baskıya, zulme, haksızlığa vs. yönelecektir. Çünkü birey oyun kurucu değil oyuncudur. Bugün, İslam dünyasında ‘demiri’ eline geçirmiş çoğu gruplar ‘adaleti’ ve ‘hikmeti’ alabildiğine ezmektedirler. Aynı dine inanan, aynı safta yer tutan, aynı mahallede oturan, aynı yasalara tabi ancak başka bir etnik yapıda olan insanların adeta görmezlikten gelinerek, zaman zaman kimi toplumlarca küçümsenmesi, hatta aşağılanmaları; diğer taraftan yüzlerce yıl İslam coğrafyasını yağmalamış olmalarına rağmen, kendilerince kan bağı kurdukları başkalarına ise marşlar dizmeleri, onlara muhabbet beslemenin toplumsal bir nefis muhasebesi gerektirdiği kanısındayım.

Sadece Doğu’nun değil insanlık tarihinde ‘adaleti’ öteleyen tüm toplumlar sağa - sola savrulmuşlar ve insanlığın başına önü alınamaz toplumsal yaralar açmışlardır. Batı’nın insanlığa armağanı(!) olan 20. yüzyılın kanlı tarihi bunun en büyük örneğidir. Bir yüzyılda iki kanlı dünya savaşı ve 70 milyonun üzerinde ölüm, milyonlarca sakat insan, çevre katliamı ve milyarlarca maddi kayıp. Müsebbibi ne din ne halklar. Müsebbibi tanrılaşmış(!) insanlar. Geçmişten günümüze değin ne Doğu’nun kadim toplumları ne de Batı’nın sanayileşmiş toplumları hatta tüm insanlık, kendisini her türlü nesep (ırki) hastalıktan kurtarıp bir türlü sağlıklı nefis muhasebesi (öz eleştiri) yapamamıştır, pek de yapacak gibi durmuyor. Çünkü Doğu delikli demir karşısında önce ruhunu Batı’ya satmış, ardından da büyük bir yenilgiye uğramıştır. Batı ise pençesine düştüğü üç büyük şeytandan biri olan sermayeye kapı kulu olmuş, altından buzağı heykelleri dikmekle meşgul.

İnsanoğlu, yüzyıllardır ya ırk ya erk ya toprak ya tarih ya mezhep ya da meşrep cenderesi içerisinde debelenip durmaktadır. Aşağıda verilen ilahi buyrukta, Müminlerin kardeşliğinin bozması ve bunun düzeltilmemesi, sakınılması gereken ‘Allah’a itaatsizlik’ olarak görülmekte ve ‘rahmete mazhar olmak’ için de bu barışın sağlanmasına bağlanmaktadır. Kur’an: ‘Müminler ancak kardeştirler, öyleyse iki kardeşinizin arasını düzeltin, Allah’a itaatsizlikten sakının ki rahmetine mazhar olasınız’. (Hucurat, 49/10)

Batı ne yaptığının farkında mıdır bilemem ancak önce kendisi tanrının görevini üstlendi, sonra kendisinden sonra din gelmesini yok saydı. Sonra kendisini tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak ilan etti. Şimdilerde ise Tanrının krallığını ilan etmeye hazırlanıyor. Böylece sermaye ve iktidar erkinin yanına üçüncü olarak din erkini dikmek istiyor. Sermaye - iktidar - din… Batı bu tehlikeli oyunu daha önce iki defa oynadı ve çok pahalıya mal oldu. Bugün, Doğu ise ruhunu teslim ettiği güçlerin emrinde kendi elleriyle kendi geleceğini yağmalıyor. Artık ne doğu ne de Batı sağlıklı bir haleti ruhiye sahibi olarak gözükmüyor.

Doğuda, halk kitlelerinin elinde olan silahların onda biri bile batıdaki halk kitlelerinde yok. Diğer yandan batıda devlerin elinde olan silahların onda biri doğudaki devletlerin ellerinde yok. Doğu toplumları bunun cevabını bulmalı ve elini behemehal silahtan çekmelidir. Ardından kendi içerisinde mutlaka diyalog yolları kurmalıdır.

Tarih çoğu kez liderlerini düzeltmeye kalkan toplumların başına nelerin geldiği veya muzaffer(!) komutanların övgüleriyle dolu. Geçmişte ve günümüzde, mütecaviz ordular çoğu kez, adı her ne olursa olsun ya saltanatlarını güçlendirmek ya ganimet toplamak ya da topraklarını genişletmekle meşguller. Modern zamanların adı konmamış ganimet avcıları, günümüzde geçmişten çok daha maharet sahibidirler. Yıkımda da ganimet toplarlar, kurarken (!) de…

Doğu çoğu kez üretmeden tüketmeyi sevmiştir. Dilenci bolluğunun nedeni bu ruh halidir. Bu da sürekli olarak göçebe ruhunu besliyor. Yani başkasın üzerinde bedava yaşamak. Eleştirdiğin zaman ekmeğine el uzattığını var sayarak kendisini değiştirmek yerine bulunduğu durumu savunmaya geçiyor. Çünkü yaşam hakkaniyet üzerine olmaktan çok çıkar üzerine kurulu olduğu için günlük çıkarına dokunduğun an serzenişler, isyanlar, iftiralar, saldırılar vs.ler başlıyor. Bu da zihinsel olarak tabiattan bedava geçinen göçebe ruhun değişmesine engel oluyor. Dahası aynı haleti ruhiye ile şehre gelen zat, geldiği şehri yağmalamaya başlıyor. Zamanla güç merkezi haline gelen bu ruh yapısı, ülkesini bastığı toplumlardan el koyduğu yerlerin adı fetih, gasp edilen mallar ise ganimet oluyor. Doğu artık bu bilinç altının bittiğini kavramalı ve kendisini bilime ve üretime vermeli; ‘yitik malını’ yani ilmi bulmalıdır. ‘Müminler kardeştir’ mesajını, abi - kardeş şeklinde değil iman kardeşliği şeklinde anlamalıdır.

Batı ise ilahçılık oynamaktan vazgeçmelidir. Erk - sermaye - din olgularını putlaştırmadan da kendi halet -i ruhiyesini düzeltebilir. Tarihinde pek de kendisine nasip olmamış gaybı yani ‘irfanı’ bulmalıdır: Kitap - ölçü - adalet… O zaman dünya çok daha yaşanabilir olacaktır.

Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.