Image

Dr. Murat Özveri
EMEĞİN DÜNYASI
muratozverister@gmail.com
Tüm Yazıları

01 Şubat 2019, Cuma

‘BİTMEZSE NE VERECEKSİNİZ!’

 

   Sağ olsun dostlar Jıneps’te ocak ayından itibaren bana da bir köşe verdiler. Köşemin adını da “Emeğin Dünyası” olarak belirlediler.

   Bizim köyde rahmetli Hamit Amca varmış. Hamit Amca hiç iyi bir şey söylemez, sürekli olabilecek en olumsuz durumu dillendirirmiş. Bir gün köyün ileri gelenleri Hamit Amca’ya demişler ki:

   “Hamit bir defa da iyi bir şey söyle, hepimiz güzün harmanı kaldırınca ekinimizden birer külek sana vereceğiz.”

   Hamit Amca gülmüş, “Bitmezse ne vereceksiniz!” demiş.

   Çalışma yaşamı öylesine ‘cangıl’a dönmüş durumda ki peşin peşin söyleyeyim bu köşeden ne yazık ki size yüz güldüren haberler veremeyeceğim.

   Önce genel bir çerçeve çizmeye çalışarak başlayalım:

   Çalışma yaşamının iki yüzü vardır. Birinci yüzünde yasalar, yasaların yaptığı tanımlar, yükümlülükler, haklar ve borçlar yer alır.

   Çalışma yaşamının ikinci yüzü ise yasaların, yasal tanımların anlamını yitirdiği, yasal haklara referans verenlerin alay konusu olduğu, sadece işlerini yitirmemek için hak sahibi olanların haklarından vazgeçtikleri ilişkilerden oluşur.

   Çalışma yaşamının birinci yüzü kâğıt üzerindedir. Çalışma yaşamında asıl olan, gerçek olan, ikinci yüzde yer alan ilişkilerdir.

   İşin acı yanı, herkes yasaların kâğıt üzerinde kaldığını bilir, ancak iş mahkemeye düştüğünde kâğıt üzerinde olan gerçekmiş gibi kabul edilip, aksini, yani gerçek olanı işçinin kanıtlaması istenir.

   Yasa, işçi ile işveren arasındaki ilişkiyi, her ikisinin de özgür iradelerinin uyuşmasıyla oluşan iş sözleşmesi üzerinden tanımlar.

   İş Yasası, iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye “işçi”, işçinin bağımlı olarak iş görmeyi, işverenin de ücret ödemeyi kabul ettiği sözleşmeye de “iş sözleşmesi” der.

   Gerçek yaşamda ise işçi, “Yerin altında ölüm, üstünde açlık var” diyerek, hakkını hukukunu arama lüksüne sahip olmadan yeraltına girmek zorunda kalan gerçek kişidir.

   İşçi, tutulduğu meslek hastalığının tespitini, “Bir daha iş bulamam, sicilime işlenir” diye gizlemek zorunda olan gerçek kişidir.

   İşçi, iş bulabilmek için onlarca kişiyi torpil olarak araya koymak zorunda kalan; işe girerken onlarca kâğıdı, okumadan iş bulduğuna şükrederek imzalayan kişidir.

   İşçi, her ne kadar gerçek kişi olarak hakları olduğu yasal düzlemde kabul edilse de; onuru, kişiliği yasalarla güvence altına alınmış olsa da işyerinde, işveren veya işveren vekillerinin buyurgan, kaba, üstenci, kırıcı dilini olağan karşılamak zorunda olan kişidir.

   İşçi, anayasal güvence altında olduğu söylenen sendika hakkını kullandığı için bir günde kapının önüne konulan gerçek kişidir.

   İşçi, sendikal faaliyet nedeniyle işten atıldığı için fabrika kapısında direnen arkadaşlarıyla göz göze gelmekten utanan, bu utanç nedeniyle kaçarcasına servis aracına binmek ve kafasını eğerek beklemek zorunda kalan kişidir.

   Çalışma yaşamında işverenin de iki farklı tanımı vardır. İşveren, “yasa tarafından işçi çalıştıran gerçek veya tüzelkişi” şeklinde tanımlanmış olsa da bu tanım eksiktir.

   İşveren, yasada yazmasa da, kendisini, işçiye iş vererek onun karnının doymasına neden olan kişi olarak gören, kendisine minnet duyulmasını isteyen kişidir.

   Yasa, işverenin yönetim hakkının sınırsız olmadığını belirtse de işyerinde mutlak iktidarı elinde tutan, yasaya uymayı zaaf kabul eden, sipariş ve piyasa koşulları ne gerektiriyorsa onu yapmayı emretme hakkını kendisinde gören tek otoritedir.

   İşveren vekilleri, İş Yasası’na göre bağımlı çalışanlar olsa da gerçek yaşamda işveren otoritesini kendi kişiliğinde somutladığına inanan ‘kraldan çok kralcı’ kişidir.

   Yasa “işyeri” için “işin yapıldığı yerdir” dese de geçek yaşamda işyeri, işçinin kapısından içeri girdiği andan itibaren tüm yurttaşlık haklarını kapının dışında bıraktığı yerdir.

   İşyeri, işçinin özgürlüklerinin hem yasal olarak hem fiilen sona erdiği yerdir.

   Sanayi Devrimi’nin en acımasızca hükmünü yürüttüğü dönemde işyeri için Marx, “Burjuvazinin, proletaryaya bağladığı tutsaklık, hiçbir yerde fabrika sisteminden daha açıkça günışığına çıkmamıştır. Burada bütün özgürlükler hem yasada ve hem de gerçekte sona erer” demiştir.

   ABD’li bir araştırmacı olan Birnbaum, işe girip çalışmaya başlayan ABD işçilerini 1998 yılında şöyle tanımlar: “Amerikalılar çalışırken yurttaşlık haklarını emanet ya da teslim etmiş gibi davranmakta, başka bir deyişle iş hayatında bu haklardan feragat etmektedirler” **

   Fabrikalar işçilerin tutsak alındığı mekânlardır. Bu öyle bir tutsaklıktır ki işçi yasal yükümlülüklerini yerine getirse de getirmese de işverenin keyfine göre her an suçlu ilan edilebilir.

   Yasa işçiye, iş kazalarına neden olabilecek arızaları, riskleri işverene bildirme yükümlülüğü getirmiştir. İşçi “Makinenin basınç sensörü bozulmuş, tamir gerekir” diye yasal yükümlülüğünü yerine getirip işverene gerekli bildirimi yapar. İşveren aldırmaz. İşçi bu durumu tutanak altına alıp “Olası bir iş kazasında sorumluluk kabul etmiyorum” diye tutanak tutar. Tutanağın işverene verildiği günün ertesi günü tazminatsız işten çıkarılır. Üretim müdürü, “Sensörün bozulmasının üretime bir zararı yoktu” diye açıklar.

   İşçi, “Çalışan makineye kaynak atılmaz” der, üretimi yavaşlattığı için savunması istenir.

   İşverenin işçiye işi görmesi için verdiği merdivenin pabucu yoktur. Kayma riski yüksektir. İşçi sesini çıkarmaz. Merdiven işçi üstündeyken kayar. İşçinin beli kırılır. Bilirkişi, işçi için “Aklı başında, yetişkin bir insan olarak merdivenin pabucu olmadığında kayacağını öngörmeli, pabuçsuz merdivene çıkmayı kabul etmemeliydi, işçi %50 kusurludur” der.

   İşçinin aklı başında riskleri öngörebilecek çağda olması her zaman başına bela olmuştur. İşverenin işçi sağlığı, iş güvenliği önlemlerinin hiçbirini almadığını saptayan bilirkişiler yine de işçinin aklı başında riskleri öngörecek durumda olması nedeniyle en az %30 kusur vermeyi olmazsa olmaz bir ilke haline getirmişlerdir. Alınmayan önlemlere uymadığı için işçi kusurlu bulunur.

   İşçinin çalıştığı iş ve işyeri değiştirilir. İşçi öğrendiği, alıştığı işte çalışmak istediğini, kendisini verdikleri yeni işi yapamadığını, yeteneklerine uygun olmayan, sevmediği bir işte işi seven bir işçiye göre daha fazla dikkat ve özen göstermek zorunda kaldığını, sürekli hata yapmaktan korktuğunu, strese girdiğini anlatmaya çalışır. İşveren “Sen bilirsin” der, “İş sözleşmesinde iş ve işyeri değişikliğini kabul etmişsin. İster çalış, ister çalışma”. İşçi işi kabul etmezse iş sözleşmesine okumadan imza atmak zorunda kaldığı maddeyi önüne koyarlar. “Sen bu madde ile işverenin genişletilmiş yönetim hakkını kabul etmişsin, sonuçlarına da katlanacaksın” derler.

   İşçinin işe girdiği an içine düştüğü bu tutsaklığın, işverenle karşılıklı haklar ve borçlara sahip eşit sözleşme tarafları haline dönüşmesi için, İş Yargılamasının, çalışma yaşamının yasalarla gizlenen gerçek yüzünü görerek karar oluşturması zorunludur.

   Bu zorunluluğun gereğini yerine getirecek, işçilerin gerçek anlamda haklarını almasını sağlayacak araç ise kolektif iş hukukudur. İşçinin gücüne dayanan, işçinin iradesini yansıtan, hükümetten, işverenden bağımsız, işçileri temsil yeteneğine sahip sendikalardır.

   *Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri, Selüloz İş Sendikası Hukuk Müşaviri, Çalışma ve Toplum Dergisi Yayın Yönetmeni

  **Birnbaum, N. (1998), “Sosyal Güvenliğin Geleceği: Rekabet mi Dayanışma mı?” Avrupa’da Sosyal Koruma Değişim ve Sorunlar, Ankara: Türk Harb-İş Yayını s. 438

 

Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.