01 Haziran 2020, Pazartesi

Bir başımıza ne yapabiliriz ki?

Anadillerimizin tehlike altında olmasının ekonomik, sosyal ve siyasal nedenleri var. Dolayısıyla yaşatılması da bu alanlarda alınacak önlemlere büyük oranda bağlı. Anadillerimizin yaşatılabilmesi bireysel bir mesele değildir kısacası. Yani tek başına bireysel önlemlerle anadillerin yaşatılması belki mümkün değildir. Ancak bu dillerimizin yaşatılabilmesi için hiçbir şey yapamayacağımız anlamına gelmez. Özellikle büyük şehirlerde yaşayan, karma evlilikler yapmış, çevrelerinde anadillerinin konuşulduğu sosyal ortam bulunmayan kişiler dillerini çocuklarına aktaramamaktan yakınır, başlıktaki malum soruyu sorarlar. Bu sorunun cevaplarından biri olabilecek kendi deneyimimi paylaşmak istiyorum.

Dilimizle yaşarsak dilimiz yaşar!

Lusin Sultan henüz doğmadan iki dilli “büyütmek” konusunda eşimle hemfikirdik. Özellikle iki dil öğretmek demiyorum. Çünkü insanlar kendi çocuklarına anadilini öğretmemelidir! İnsanlar çocuklarını anadili ile büyütmelidir. Yani çocuğumuzun öğretmeni değiliz. İlk sıraya bunu yazmamız gerekir. Biz ona dil öğretmeye çalışmıyoruz, onunla anadilimiz aracılığıyla iletişim kuruyoruz. O yüzden “Aaa ne güzel çocuğunuza anadilini öğretmişsiniz” dediklerinde şu cevabı veriyorum: “Ben ona Hemşince öğretmiyorum, onunla Hemşince yaşıyorum.” Eşlerin bu konuda aynı fikirde olması ve bu fikirlerinde sebat etmeleri çok önemli. Eşim kendi anadilini konuşamayan bir Balkan göçmeni. Ailesi bildiği halde dili ona aktarmamış. Belki de anadilini konuşamıyor olmanın acısını iyi bildiği için iki dilli çocuk büyütme kararına sonuna kadar destek oldu.

Bebek doğduğu andan itibaren dil kaynaklarını belirlemek gerekiyor. Ebeveynlerden her biri bebekle iletişim kurmak için bir dil seçmeli. (Her ikisi de anadili biliyorsa tabi. Bizim durumumuzda yalnızca ben Hemşince bildiğim için bir seçim yapmadık elbette.) Bebekler ortalama olarak bir yaşında konuşmaya başlarlar. Ancak siz onunla doğduğu andan itibaren konuşmaya başlarsınız. “Dolayısıyla nasıl olsa anlamıyor?”, “Daha bebek ne öğretebilirim?” gibi düşünceleri aklınızdan çıkarmalısınız. Emin olun her şeyi kaydediyorlar. Çocukla iletişim kurarken dezavantajlı durumda olan dili konuşan ebeveynin daha fazla konuşması gerekebilir. Lusin annesi dışında çevremizden de sürekli Türkçe duyduğu için ben özellikle daha fazla Hemşince konuşuyordum. Bir çocukla nasıl çok konuşulur? Aslında basit. Onunla bolca vakit geçirerek, altını alarak, yemek yedirerek, onunla oynayarak. Tabii bunları yaparken yaptığınız her şeyi ve onun yaptığı her şeyi söyleyerek. Bir kaşık yemek verirken çocuğa kaç kelime konuşabileceğinizi düşünün.

Biz doğduğu andan itibaren bunu yaptık. Lusin Sultan’ın ilk kelimesi Türkçe oldu: anne (aannni). Ama Hemşince kelime de çok gecikmedi; cincux (serçe). Penceremize sürekli kuşlar konuyordu ve ben her geldiklerinde kuşları anlatıyordum ona Hemşince olarak…

Lusin Sultan ilk konuşmaya başladıktan sonra benimle Hemşince, annesiyle Türkçe iletişim kuruyordu. Bir yaşından sonra daha fazla kişiyle iletişim kurdukça Türkçeye Hemşinceden çok daha fazla maruz kaldı. Dolayısıyla bir süre sonra Türkçeyi Hemşinceye göre daha iyi konuşmaya başladı. Bu süreçte çok ilginç anlar yaşadık. Lusin etrafında “Türkçe bilmeyen” tek kişinin ben olduğumu fark etmişti. Tabi bunu düşünmesinin nedeni onun benimle bütün Türkçe konuşma çabalarına anlamsız gözlerle bakıp, anlamadığımı Hemşince olarak söylemem. Bebeğiniz Türkçe konuştuğunda anladığınızı belli ederseniz, yanıt vermezseniz bile istediğini yaparsanız, o da daha fazla maruz kaldığı için daha rahat olduğu baskın dille iletişim kurar sizinle. Bu yüzden mümkün olduğunca isteğini yapmak için Hemşince olarak söylemesini beklemeye çalışıyordum. Lusin Sultan’ın buna yanıtı bana Türkçe öğretmeye çalışmak oldu. Türkçe konuştuğunda dediğini yapmadığım veya anlamaz gözlerle baktığımda, istediği nesneyi gösterip önce Hemşincesini sonra da Türkçesini söyleyip benim de söylememi istiyordu. Ben de karşı atağa geçiyordum elbette. Bir türlü Türkçeyi öğrenemeyen hevesli öğrenci rolleri ile birçok nesnenin ne olduğunu Hemşince olarak soruyordum. Böylece bana Türkçelerini öğretirken kendisi de Hemşincelerini tekrar etmiş oluyordu.

“Anlıyorum ama konuşamıyorum”

Bir süre sonra benim kendisinden başkalarıyla konuşurken Türkçe konuştuğumun farkına vardı. Bu dönemde bir ara neredeyse tamamen benimle Türkçe konuşmaya başladı. Benim söylediğim her Hemşince cümleyi anlıyor ama Türkçe yanıt veriyordu. Böyle olduğunda da anadilinizle iletişim kurmaktan vazgeçmemek gerekiyor. Verdiği Türkçe cevapları bazen doğru bazen yanlış çevirerek Hemşince olarak “Şunu mu demek istiyorsun?”, “Bunu mu demek istiyorsun?” diye onun söylemesi gereken Hemşince cümleleri de ben söylüyordum. Bu ısrar sonunda kısmi olarak Hemşince konuşmaya geri döndü.

Büyüdükçe daha fazla sosyal ortamda bulunuyor ve neredeyse hiçbir yerde Hemşince duymuyordu. Bu dönemde sık sık akraba ziyaretleri yapmak durumunda kaldık. Ben bu durumu fırsata çevirdim elbette. Başta ablamlar olmak üzere Hemşince bilen bütün akrabaları Lusin Sultan’la Hemşince konuşmaları konusunda uyarıyordum. Lusin Sultan’ın gözünde Hemşincenin başkaları tarafından da konuşulan bir dil olması olumlu etki yaptı. Ancak beni Türkçeye zorlama çabaları elbette devam etti. Benim Hemşincede ısrarım da elbette.

“Türkçe konuşan baba istiyorum!”

Onunla geçirdiğim bütün zamanları Hemşince geçiriyordum. Hemşince kitap olmadığı halde kitap okuma zamanlarını da. Ona masal okurken Türkçe masal kitabını resimlerine bakarak, bazen metne sadık kalarak bazen kalmadan Hemşince olarak okuyordum. Huzursuzlandığı bir gece yine Hemşince bir masal okuyup uyutmaya çalışırken birdenbire bu sözler döküldü ağzından: “Ben Türkçe konuşan baba istiyorum, sen git bu evden”. Bunları 2,5 yaşındaki gözbebeğinizden duymak gerçekten çok zordu. “Neden Türkçe konuşan baba istiyorsun?” diye sordum Hemşince olarak. “Hemşince konuşmak çok zor” dedi. Böyle bir durumda birçok şey geçiyor insanın aklından. Çocuğun ruh hali, içinde bulunduğumuz yok olma hali, bunların nedenleri... Keder, öfke, içinizde bir şeyleri kırma isteği. Ancak bu durumda dahi vazgeçmemelisiniz. Vazgeçmedik elbette.

Birkaç ay sonra köye gittik. Köyde Hemşincenin Türkçeye göre daha fazla kullanılacağını ve Lusin Sultan’ın çoğunlukla anadilinin konuşulduğu bir ortamla karşılaşacağını düşünüyordum. Ancak durum maalesef pek öyle değildi. Köyde daha önceleri çocuklarıyla, torunlarıyla Hemşince konuştuklarını bildiğim yaşlı kadınlar bile Lusin Sultan’la “şehirli” dilinde konuşmaya çalışıyorlardı, “çocuk şehirden gelmiş Hemşince bilmez” diye düşünerek. Artık kendi torunlarıyla da Türkçe konuşmaya başlamışlardı. Eskiden torunlarını Türkçede zorlandıkları için Hemşinceye zorlayan Momi’ler, kendilerini Türkçeye zorlayan torunlara yenik düşüyorlardı. Köydeki herkesi Lusin Sultan’ın Hemşince bildiğine ve onunla Hemşince iletişim kurmaları gerektiğine ikna etmek zorunda kalıyordum. Şehirli çocukla “köy dilinde” konuşmaya başladıklarında bu onların da hoşuna gidiyor ve sohbet etmeye çalışıyorlardı.

“Baba Turkça Xabre mi!” (Baba Türkçe Konuşma!)

Bir buçuk ay kadar köyde kaldık 2019 yazında. Lusin Sultan bu süreçte sanırım Hemşincenin ruhunu aldı. Tonlamaları, deyimleri, ifade tarzları daha “Hemşinli” oldu. Hemşincesi benzetme yanlış olmazsa bir çeşit “çeviri Hemşincesi” olmaktan çıktı ve ruhuna kavuştu.

Lusin Sultan şimdi dört yaşında ve bazen konuşurken ağzımdan Türkçe bir kelime kaçırdığımda “Iıııı moliyetsar ta, idman asoğ çes, ida Turkçe a- ııııı unuttun mu, öyle demeyeceksin, o Türkçe” diyor bana.

 

Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.