Image

Alaattin Bayram
Sözcüklerin dili
alaattin.bayram@jinepsgazetesi.com
Tüm Yazıları

01 Aralık 2017, Cuma

Adige olabilmek

TDK Sözlüğü şu şekilde tanımlıyor millet kavramını:
1. isim: Çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, duygu, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğu, ulus
2. Bir yerde bulunan kimselerin bütünü, herkes.
Şüphesizdir ki Millet sözcüğünün onlarca tanımı vardır. Bu da tek bir tanımda birleşmenin mümkün neredeyse olmadığının bir göstergesidir. Ancak biz kelimeyi irdelerken kimin nasıl tanımladığına girmekten çok Lhepkh (лъэпкъ) kelimesi ekseninde ele almaya çalışacağız. 
Etimolojik açıdan kelimeleri irdelerken zaman zaman kullandığım bir ifadem vardı: Dil insanla konuşabilmelidir. Lhepkh kelimesi de tamda böyle bir şey. Kelime insanla konuşuyor, yani insana kendini anlatıyor. Öncelikle Lhı kelimesi kan anlamına geldiğini; Lhe, kelimesinin de erkeğin çiftleşmesi anlamında kullanıldığı gibi kalçadan parmaklara kadarki ayak uzvunu da ifade etmektedir. Yani lhe kelimesi bize vücut bulmanın, varlığın kandan geldiğini ifade etmektedir. Yüce kitap: خَلَقَالْإِنسَانَمِنْعَلَقٍ : O insanı ‘alak’dan yarattı. Alak kelimesinin etimolojisi ise ‘a lhıkh’ kelimesidir ki kan pıhtısı anlamına gelmektedir. Lh sesi, ses değişimine uğrayarak telaffuzunda birbirlerine çok yakın olan L sesine evirilmiştir. Ayrıca Adigecede sülale anlamında kullandığımız lhekho (Lhakho) sözcüğünün anlamı irdelendiğinde kho kelimesinin oğul anlamına geldiğini de düşünerek bir evlilikten doğan oğul(lar)şeklinde anlamak yanlış olmayacaktır. Böylece hem sülale hem boy ve hem millet kelimelerinin kökeni kan anlamındaki Lhı kelimesinden neşet etmiş olması son derece manidardır. Hatta Millet kelimesindeki -le sesinin etimolojisi de lhe (лъэ) kelimesinden gelmiş olma ihtimali oldukça yüksektir. Unutmamak gerekir ki sözcüklerin, sözlük ve ıstılah anlamlarının dışında bir de bugün lengüistik bilimin pek kabul etmediği, ‘seste anlam’ kavramını taşıdıkları bir gerçektir. 
Bütün bu irdelemelerden sonra Adigecede millet kavramının bir karşılığı vardır ki o da lhepkh/лъэпкъ kelimesidir. Tamamen damarlardaki kana dayanır. Adige Lhepkh (Adige Milleti), Arap lhepkh (Arap Milleti), Tırku lhepkh (Türk Milleti), Fransız lhepkh (Fransız Milleti) vd… 
Peki, Adigeler lhepkh kelimesini sadece millet / ulus anlamlarında mı kullanıyorlar? Elbette ki hayır. Adigeler, aynı inanca sahip insan toplulukları için de lhepkh kelimesini kullanmaktadırlar. Mıslımen Lhepkh (Müslüman Milleti), Xhırıstıyan Lhepkh (Hırıstiyan Milleti), Cawur Lhepkh (Yahudi Milleti) vd..
Adigecede lhepkh kelimesinin diğer canlı toplulukları için de kullanıldığı bir gerçektir. Bılım lhepkh, he lhepkh, mel lhepkh vb… Burada kelime, tamamen soy anlamında kullanılmaktadır.
Elbetteki amacımız Lhepkh kelimesinin irdelenmesi değil. Asıl üzerinde durduğumuz kelime millet kelimesidir. 
Yukarıda konuyu verebildiğimiz kadarıyla, kan, soy, boy, millet kavramlarının kökenine indiğimizde Adige Bze’nin ve Adigelerin, kadim yapılarını anlamak mümkündür. Burada Lhı (kan) kelimesinin nereden gelmesi gerektiğinin cevabını vermediğimizin farkına varmış olabilirsiniz. Çeşitli konuşmalarımda, zaman zaman dile getirmiş olsam da bunu şimdilik burada yazmayacağımı belirtmek isterim.
TDK sözlüğüne göre millet olabilmeniz için birçok neden sıralamaktadır. Örneğin ülkü birliğini sayar. Oysaki aynı soydan gelip aynı ülküyü paylaşmayan ve hatta birbirleriyle kanlı bıçaklı olan onlarca millet vardır. Duyguları, tarihleri, coğrafyaları da ayrı olan aynı milletler de vardır. Tarih bunların örnekleriyle doludur. 
Tarihin ilerleyen zamanı içerisinde büyüyen, çoğalan ve yayılan insan toplulukları geliştirdikleri bir dile sahip olmaları da son derece normal bir hadisedir. Zamanla diller farklılaşmış ve ayrışmış olsalar bile bu böyledir. 
Millet olabilmek için bir coğrafyada yaşamak ta şart değildir. Farklı coğrafyalarda yaşayan ancak aynı milletten olan nice topluluklar da vardır. 
Millet olmak için devlette şart değildir. Hakeza tarih sahnelerinde bunların örneklerine şahit olmak mümkündür. 
Burada şu gerçeği atlamamak gerekir. Devlet ve vatan milletler için özellikle günümüz şartlarında vazgeçilmez bir gerçektir. Ancak bunun 19. yy ulusalcılığı içerisinde değerlendirmek beraberinde büyük sorunları getireceği de bir gerçektir. Günümüzde birçok milletin birer veya birden çok devletleri ve ülkeleri olabildiği gibi, birçok milletinde ortak bir ülkeleri ve ortak bir devletleri olabilmektedir. Bugün ABD’nin içerisinde birçok dil, din, millet olmasına rağmen tek devletleri, tek ülkeleri, tek bayrakları vardır. Hemen hemen imparatorluk bakiyesi devletlerin çoğu da böyledir. Araplar da aynı millet olmalarına rağmen birden çok devlete sahiptirler. 
Öyleyse bir topluluğun millet olması için iki önemli faktör vardır. Birincisi kan bağı, ikincisi ise dildir. Tarihi geçmiş bunları tamamlayan bir unsurdur. Çünkü tarih sahnesinde var olmadan Millet Olma Hakkı’nı elde etmekte pek mümkün değildir. Yani insan toplulukları rüştünü ispatlamak zorundadırlar. Ancak millet olmak için değil ama millet olarak güç birliği kazanılması için inanç birliği;güven ve istikrar için de ülke ve devlet birliği elzemdir.
Irkçı bir anlam çıkartılmamak adına hemen önemli bir soru soralım ve cevabını verelim ki muradımız daha net anlaşılsın. 
- Peki İnsanların birlikte yaşaması için aynı kandan gelmek ve aynı dili kullanmak zorunlu mudur?
Asla zorunlu değildir. Eğer öyle olmuş olsaydı, yeryüzü bomboş iken Kabil kardeşi Habil’i öldürmezdi. Kardeşler birbirleriyle savaşmazdı. Baba cephenin bir tarafında, oğul karşı tarafta yer almazdı. Taht kavgaları olmaz, ülkeler kardeş kavgaları yüzünden helak olmazdı. Oysa bir arada yaşayabilmek için anlaşabilmemiz gereklidir. Mevlana’nın deyimiyle ‘Aynı dili kullananlar değil anlaşanlar, anlaşanlar aynı şeyi söyleyenlerdir.’ Demek ki insanların anlaşmaları, bir arada yaşamaları, mutlu olmaları için illa ki bir milletten olmak gerekmez ama ortak çıkarların olması, ortak gayelerin olması ve herkesi kuşatan ortak hukukun olması gibi birçok modern ünitelerin olması gerekmektedir. Öyleyse aynı milletten olmak için inanç birliği gerekmeyeceği gibi aynı şeye inanmak için de aynı milletten olmak gerekmemektedir. Demokrasi de böyle bir şey olsa gerekir.
Bugün yeryüzü milletler mezarlığıyla doludur. Ancak her geçmiş milletin bugün ardıllarının olması da gayet normaldir. Öyle ki neredeyse günümüz toplumların hemen hepsi kendilerini çok çok eskilerde kalmış milletlere ve medeniyetlere dayandırma eğilimindedirler. Amaçları kendilerinin ne kadar kadim bir toplum olduklarına herkesi inandırarak büyüklük taslamaktır. Bu bir rahatsızlık konudur. Ancak toplumların tarihlerini objektif olarak incelemek kadar doğal bir şey olamaz. Bilimsel veriler kullanılır, sonuçta ne çıkarsa kaderine razı olursun. Yoksa önce kararı verip sonra kararını kanıtlamaya çalışmak bilimsellikle bağdaşmamaktadır. Bugün bilim insanları bu gibi konularda bir sonuca varabilmek için ellerindeki doneler nelerdir? 
Bilim insanlarının geçmiş toplumlarla ilgili incelemeler yaparlarken elindeki dayanakların neler olduğuna bir bakmak gerekmez mi? Elbette ki gerekir. Bakalım o zaman, elimizde neler varmış?
1. Şüphesiz ki ilk akla gelen, ele dişe değecek şekilde görünen Arkeolojidir. Yeraltı yaşam merkezleri, antik kentler, yaşam aletleri, yaşama biçimleri, savaş aletleri, giysiler, mezarlar, ibadet yerleri, yazılı tabletler vs.dir. 
2. Yazının olmadığı çağları da göz önüne aldığımızda önem kazanan bir diğere nokta ise mitolojidir. İnsanoğlu yeryüzünde meskûn olmaya başladığından beridir konuşmaktadır. Ve o günden beridir de hep bir mücadele içerisindedir. Dolayısıyla açıları, mutlulukları, coşkuları, kahramanlıkları yaşamış, zulümleri fazlasıyla görmüştür. Bu ve benzerlerini dillendirmemesi, onları dile getirirken insanın duygularına hitap etmemesi düşünülemez. Dolayısıyla bunların kalıcı söylemlere, ezgilere, destanlara dönüşeceği, dönüştüğü kesindir.
3. Dini kaynaklardan gelen rivayetler ve ilahi kitaplardır.
4. Bütün bunların dışında bana göre en önemli en etkili ve en inandırıcı kaynağımız şüphesizdir ki dildir. Mitolojide de dil vardır, arkeolojide de dil vardır, tabletler de de dil vardır. Kaldı ki tabletler zaten dilin taşıyıcısıdır. Aynı zamanda dil insan oğlunu mezara kadar hiç terk etmeyen bir kazanımdır. Ülkeler, dinler, elbiseler, yemekler, adetler ve birçok şey daha insanoğlunu terk etmekte ama dil ise insanla beraber mezara kadar birlikte gezmektedir.
Şimdi, tam da burada bir soru daha soralım: ‘İnsanlık ailesi içerisinde, bunca geçen zaman sürecinde Adige (Çerkes) toplumu milletleşebilmiş midir? Bu sorunun, toplumsal göçlerin de göz önüne alınarak cevaplanması gerekir kanaatindeyim.
Birinci kaynak olarak arkeolojiye baktığımızda Adigey’de, 300 bin yıl öncesine dayanan düven taşı denen tarz taşlardan, demirin ve bakırın henüz bilinmediği zamanlarda balta, kama, çakı vb. delici ve kesici araçlar olarak kullanıldığına şahit oluyoruz. Maykop yazıtlarının en az 5500 yıldan beri orada olduğunu ve Adigece ibarelerinin olduğunu biliyoruz. Kuban-Terek kültürünün insanlık tarihinde yerleşik kültüre geçilen kültür olarak tahmin ediyoruz. Ayrıca Hatt Kültürü’nün de Maykop menşeli olduğunu da artık biliyoruz. 
Mitolojiye gelince, bugünkü yüzlerce milletlerin içerisinde sadece on iki millet destan sahibidir. Bunları çoğu yakın tarih denecek kadar bir geçmişe sahip. Adigelere ait Nart Destanları dünyanın en eski destanlarından birisidir. Hadağalh’e Asker tarafından yedi cilt olarak derlenmiştir. Günümüzde bile makamıyla söylenen bölümleri vardır. Makamıyla söylenen başka bir destan örneği günümüz itibariyle bulunmamaktadır. 
Üçüncü ve oldukça önemli bir konu da dini verilerdir. Günümüz Çerkeslerin çoğuna bakarsanız Adigelerin ilahi dinlerle bir ilgileri olmamış. Oysaki bunu kanıtlayan o kadar çok şey dilimizde vardır ki burada anlatmak an itibariyle mümkün değildir. Tamamen apayrı bir çalışma konusudur. 
Dördüncü ve en önemlisi de dil kaynağıdır. Dilimizde sadece, yukarıda lhe kelimesine değindim. Bilenler bilir bunu gibi yüzlerce kelimeye sahibiz. Çok daha geniz izahını yapabildiğimiz ses ilmine vakıfız. 
Adigece, evrenin ciddi delilleriyle dimdik karşımızda durmaktadır. Keşfedilmeyi bekliyor. İddia ediyorum ki o, yerin altında olanlardan çok daha fazla sır saklıyor. Dillerin oluşumundaki birinci evre bugünün bilim dünyası için karanlık gibi gözüküyor. Adigece için bu, mezağo (ayışı) gibi aydınlık. Aynı zamanda, insanlığın sadece dil yönünden değil sosyo-kültürel, tarih, medeniyet, ve yaşam felsefesi açısından araştırılmasını bekleyen arşiv gibi bilim meraklılarını bekliyor.
Ayrıca Adige toplumundaki Adige Ane (Sofra), Adige Wune (ev), Adige çıle (Adige yerleşkesi), Adige Şuaşe (kıyafet), Adige Şıw (atlı), Adige bze (literatür), Adige Pşaşe (Adige Kızı), Nart Şaw (Adige Delikanlısı), Adige Aşe (Adige Silahları), Adige Cegu Adige Düğünleri), Adige Xabze (Adige Yaşamı), Adıgağe (Adigelik) vb. konularına baktığımızda Jaquas de Morgan, Adigeleri, dünyada özgün kültür yaratabilmiş dört milletten birisi olarak göterirken ‘Adigeler milletleşebilmişler midir?’ diye bir soru sormak abesle iştigaldir. Yapılması gereken bu milleti yeniden anlayabilmek ve Adige olabilmek’tir.
 
 عَلَقٍ Alak: Kan pıhtısı

Bu metni kaynak göstererek kullanabilirsiniz.