BABA, SEN ŞİMDİ BURADA OLMALIYDIN

Koyu ve karanlık bulutlardan yağmurun olanca şiddetiyle yağdığı bir ikindi vaktiydi.

BABA, SEN ŞİMDİ BURADA OLMALIYDIN

Erol Yıldır

Koyu ve karanlık bulutlardan yağmurun olanca şiddetiyle yağdığı bir ikindi vaktiydi.

İri siyah gözleri buğulu küçük çocuk, pencereden dışarıyı seyrediyordu Biraz sonra nicedir yattığı hastaneden babasının cansız bedenini alarak, son bir kez evlerine getireceklerdi… Avlu kapısın¬da bir koşuşturmaca başladığında o meçhul anın geldiğini anladı. Tanıdıklarından daha fazla, belki de hayatında ilk kez gördüğü yeni çehreler ve farklı insanlarla dolu evin içinden ağlamalar, hıçkırıklar yükseldi derin sessizliği yerle bir eden. Çocuk, bir süredir parmaklan ucunda yükselerek dışarıyı seyrettiği pencerenin önünden ayrılarak evdeki kalabalığın içerisine karıştı Çocuğun ıslak, sıcak nefesiyle buğulanmış pencere camında iki küçük el izi kaldı geride.

Kalabalığın koşuşturması içinde kendi evinde yabancı gibi dolaştı bir süre. Telaşla koşuşturan sıkıntılı insanların arasından sıkışarak geçti. Salonda, yatırıldığı kanepede babasını gördü sonra. Günlerdir görmediği babasının, yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı sanki. Çocuğu fark eden odadaki diğer insanlar usulca yol açtılar ona. Yavaş adımlarla yürüyerek babasının bulunduğu kanepenin yanına geldi Ona ulaşabilmek için ayak parmaklan üzerinde yükselip uzandı, küçük elleriyle soğuk ve yumuşak yanaklarına dokundu babasının. Henüz kırlaşmamış saçlannı okşadı. Küçücük bir öpücük kondurdu yüzüne son bir kez. Ağlamamak için yutkundu, sonra olgun bir insanmış gibi usulca geriye çekildi Ağıtlar, bağrışmalar yükseldi onun hu hareketini seyreden yakınlarından bir suçluymuş gibi kaçarcasına odadan dışarı çıktı. Bahçeye indi, küçük zeytin ağacının altında durarak, gökten kurşun gibi düşen yağmur damlalarına çevirdi yüzünü. Yağmur, ıslanan saçlarından süzülerek yanaklarına inerken saklamaya çalıştığı ılık göz yaşlarına karıştı..

Ölüm olanca ağırlığıyla gelmişti iki katlı kar- gir evlerine. Çocuk, üzerine çöken ve bir türlü anlamlandırıp, tarifini yapamadığı duygularının etkisiyle evden uzaklaşmak için büyük bir istek duydu içinde... Bahçe kapısına yöneldi. Henüz çıkmamıştı ki evlerinin önünde kırmızı bir minibüs durdu. İçinden, hiç tanımadığı ama kendisine hiç te yabancı gibi gelmeyen kadınlı erkekli bir grup insan indi. Meraklandı küçük çocuk, kendisi de onların arkasından evin merdivenlerine doğru yöneldi. Gelenler eve girdiğinde, içeriden yeniden ağlamalar, hıçkırıklar, haykırışlar yükseldi. Küçük çocuk, kalabalığın arasında merakla, yeni gelen ve annesiyle, büyük kardeşleriyle birbirlerine sarılarak ağlaşan bu insanları seyretti. Sonra bir gerçeği fark etti. Yeni gelenler kendi aralarında hiç anlamadığı bir dilde konuşuyorlardı. Yaşlı olmasına rağmen heybetli ve vakur bir kadına takıldı gözleri. Dikkatlice onu takibe başladı. Babasının can¬sız bedeninin yattığı divanın yanına geldiğinde, heybetli kadının nasıl birdenbire çöktüğünü, yıkıldığını gördüğünde ise büyük bir hayret kapladı içini. Cesedin soğuk ve soluk yüzünü, daha biraz önce tıpkı kendisinin okşadığı gibi sevgiyle okşayan ve gözlerinden bahar yağmurları gibi yaşlar boşanan bu yaşlı kadının, hiç anlamadığı bir dilde ama o ana kadar da duymadığı bir hüzün ve acı kaplı haykırışlarına kulak kabarttı.

- Nan yelili ha... naan yeliil ha..!* Körpe yüreğinin dağlandığını, yandığını hissetti o anda küçük çocuk. Bilmediği bir dilde de olsa ihtiyar kadının ağıtlarından onun kim olduğunu anladı. Bu yaşlı kadın, yıllardır görmediği, sadece adını duyduğu babaannesi olmalıydı. Dolunay gözleri daha da büyüdü çocuğun, ihtiyar kadına koşup sarılmak istedi, kendisini zor tuttu. Tam o anda, şefkatti bir el kendisini çekerek odadan çıkardı. Büyük ablasıydı onu ölüm, acı ve keder kokulu odadan uzaklaştıran. Kalabalığın daha az olduğu başka bir odada, ablası elindeki havluyla onun ıslak saçlarını kurulurken, çocuk sordu,

-Abla neden anlamadığım bir dille konuşuyorlar?

Ablası, ağlamaktan şişmiş gözleriyle şaşırarak baktı çocuğa, yutkundu bir şey diyemedi. Çocuğun sorusunu duyan odadaki teyzesi cevap verdi:

-Yavrum senin baban çeçendi… Çeçence konuşuyor onlar..!?

…….

Ah..! Nereden hatırladım şimdi bütün bunları Tanrım..!

Kırlaşmış saçlarıma düşen bu yaz yağmuru mu? Yoksa içine sığındığım bu yeşil yosunlarla kaplanmış, ıslak ve rutubet kokulu harabe kule odası mı? Ya da, şu kalın duvardaki çıplak pencereden gördüğüm ve önümde uzanan binlerce taş mezardan oluşan yaşlı Hoy mezarlığı mı? Beni yıllar öncesinin o en acılı anılarına götüren..! İçimde oluşan kedere bulanmış bu acı hissi neden, neden şimdi yeniden çaldı kapımı..! Yıllardır hayalini kurduğum ve sonunda kavuştuğum dağlarımda yaşadığım şu mutlu günlerimde, içimi kaplayan bu hüzün neden?

Ah babacığım..!

Şimdi burada olmalıydın sen..!

Senden daha yaşlı bu oğlunun bulunduğu yerde durmalıydın. Daha birkaç saat önce Kezenoy gölünün yanı başında, tek bir kelimesini bile anlamadan kulak kabarttığım deçikpandur nağmeli şarkıları iliklerine işlercesine sen dinlemeliydin..!

Tsontroylu yaşlı Necmuddinle, Hoy yolunda karşıma çıkan Kharachoylu küçük Hamzatı sen tanımalıydın. Yerime sen konuşmalıydın..!

Kim bilir belki de;

-So keril nohçuomott, amuuş vu..!** dediğimde nasıl şaşkın ve acıma dolu bir ifadeyle yüzüme baktıklarında, bu bakışların bana verdiği anadilimi konuşamamanın ezikliğini ancak senin varlığın engelleyebilirdi…

Düşünüyorum da baba, sığındığım bu basık ve rutubetli kule odasında beni, ne gökten boşalan şu yağmur, ne de yüksek taşlarıyla göz alabildiğince uzanan bu ıssız mezarlık değil, seni en son gördüğüm o güne götüren…

Evet, artık anlıyorum ki beni o güne götüren; çatlak duvarların arasından girerek içerde tıpkı babaannemin anlamını çok sonraları öğrenebildiğim ağıtları gibi uğuldayan acı, kahır ve hüzün dolu şu rüzgarın sesi imiş meğer…

Dışarıda yağmur dindi. Hoşça kal baba…

Islak, vahşi ve azman ısırgan otlarıyla kaplı ıssız Hoy patikalarında dolaşmaya çıkıyorum…

Seyrek, gecikmiş yağmur damlaları düşüyor üzerime…

Akşam esintisi yalayarak okşuyor tenimi, ürperiyorum. Yükseklerde bir yırtıcı kuş süzülüyor, kartal mı, şahin mi, atmaca mı, ne? Bilemediğim…

Şimdi, lanetli bir cüzam yarası gibi ömrümce taşıdığım, o tarif edilemez eziklik yine kaplamışken içimi…

Yapayalnız yürüyorum…

----------

* "Anan ölsün.. Anan ölsün”

** "Çeçence bilmiyorum. Öğreniyorum,

-------

Kaynakça: Nart Dergisi Sayı:37, Mayıs-Haziran 2004