Image
060. Sayı (Şubat 2014)

Dünya dilleri giderek azalıyor

Günümüzde 40 kadar dil grubu var. Bunlardan Hint- Avrupa, Altay gibi gruplar büyük dil gruplarıdır ki, bu dil grupları çok sonra oluşmuştur. Araştırmacılara göre, tahminen günümüzden 10 bin yıl öce 6 milyon insan yaşıyordu, ama buna karşılık 3 bin farklı dil vardı. Günümüzde 5 milyar insana karşılık, 6 bin dil var. Kısaca 10 bin yıl önce 2 bin kişiye bir dil düşerken, günümüzde 6 milyon kişiye bir dil düşüyor.

Günümüzde 40 kadar dil grubu var. Bunlardan Hint- Avrupa, Altay gibi gruplar büyük dil gruplarıdır ki, bu dil grupları çok sonra oluşmuştur. Araştırmacılara göre, tahminen günümüzden 10 bin yıl öce 6 milyon insan yaşıyordu, ama buna karşılık 3 bin farklı dil vardı. Günümüzde 5 milyar insana karşılık, 6 bin dil var. Kısaca 10 bin yıl önce 2 bin kişiye bir dil düşerken, günümüzde 6 milyon kişiye bir dil düşüyor.

En iyimser tahminlere göre, 100 yıl sonra şu anda var olan dillerin sadece üçte biri geriye kalacak. Bazı araştırmacılara göre ise bu dillerin sadece yüzde 10'u yaşayabilecek. Şu anda var olan dillerin yüzde 20’si neredeyse tamamen ölü durumda. Bu dilleri konuşan insan sayısı 5 ila 20 kişi arasında değişiyor. Yine şu anda konuşulan dillerin diğer yüzde 20’si de ölmeye mahkum diller kategorisinde. Çünkü yeni kuşaklar ve çocuklar artık bu dilleri konuşmuyor veya öğrenmiyorlar. Yine günümüzdeki konuşulan dillerin diğer yüzde 50'si de, az konuşuluyor olmasından dolayı, giderek yok olma tehdidi ile karşı karşıya…

Bu dillerin yok olma tehdidinin asıl motorunu ekonomik ve siyasal globalizmin yanı sıra; medya, TV ve film endüstrileri oluşturuyor. Bir diğer neden de, şüphesiz savaş, milliyetçilik ve bilindik yasaklar... Günümüzdeki dillerin yüzde 2’sinin 7 milyon konuşanı varken, yüzde 90'ının sadece 5 bin konuşanı var.

Çağımızdaki diller atlası, çok uzun bir tarih sürecinin ürünü olarak günümüze kadar gelmiştir. Birbirinden uzakta yaşayan topluluklar yeni diller bulmuşlardır. Birbiriyle ilişki içinde olan dil toplulukları ise, birbirlerinden kelime ve gramer yapıları alış verişinde bulunmuşlardır. Bu olumlu denge, bir kültürün diğerine hakim olma girişimiyle bozulmaya başlamıştır. Bu gelişme Avrupa'da, özellikle de ulusalcılık, tek ulus, tek dil anlayışıyla dayatmıştır.

Bu süreç kendisini sömürgecilik dönemiyle sınırlamakla kalmamış, bunun etkisi Amerika ve Avustralya'da olduğu gibi, günümüze kadar gelmiştir. 20 yy. da Sovyetler Birliği, ABD ve Avustralya'da yatılı eğitim sistemiyle birçok azınlık dili baskı altına alınmıştır. Günümüzde ekonomik küreselleşme, kırsaldan kentlere göçün sebep olduğu mega kentleşme, artık vazgeçilmez bir aygıt olan TV, diğer medya araçları ve internet gibi faktörler azınlık dillerinin yok olmasını hızlandırmaktadır.

Bir toplum, kamusal alanda anadilini konuşmayı bölgesinde hakim olan bir başka kültürün dili lehine terk ettiğinde, o dilin ölüme mahkum edilişi başlamış demektir. Sonunda dil sadece aile içi iletişim ve dostlar arasında konuşulmakla sınırlanmış olur. İnsanlar zamanla kendi diline yabancılaşır. Çocuklarına dillerini öğretmekten vazgeçerler. Bu ortamda, çocuklar da imajı ve prestiji olan hakim dile yönelirler. Buna paralel olarak hakim kültürün eğitim sistemi, hakim dilin öğrenimini adeta zorlayarak, azınlık dillerinin küçümsenmesini adeta körükler.

Bu arada çok geniş alanlara yayılmış dillerin de yok olma tehlikesi içinde olan diller arasında olduklarını vurgulamakta yarar var.

Konuşan sayısının az olduğu dillerin yok olma tehlikesi, bir kaç nesil sürecinde yok oluşa varıyor. Bu, genellikle 3 nesil içinde cereyan ediyor. 2. nesil dilini çok seyrek kullanır ve kendi diline karşı bir antipati duymaya başlar. Onların çocuklarının, bu dille ilgileri artık sadece deyimler ve bazı sözcükler düzeyinde vardır. Bu kuşak; dilin morfolojisine, ses ahengine ve gramer kurallarına dikkat etme gereği duymaz.

Ola ki gramerine ilgi duyanları çıksa bile, kendilerine yardımcı olacak, örnek teşkil edecek kişileri bulmaları neredeyse imkansızlaşır. Dil, gelişigüzel ve genellemeler içinde kullanılmaya başlar. Üçüncü kuşak konuşma güvenini bile yitirerek, bir deyimin bile nasıl söyleyeceğini bilemez duruma gelir. Dördüncü kuşak için bu dil artık, sadece ad olarak vardır.

Dilleri kaybolan toplumlar, bu yok olma sürecini çok farklı biçimlerde yaşamaktadır: Bazıları anadilinin aslında gerçek bir dil olmadığı düşüncesiyle hareket ederken, başka yerlerde de tersine anadillerinin yaşaması için özellikle de yaşlılar, dille ilgili geleneklerin yaşatılması için özel çaba sarf ederler. Bir dilin yok olmaması için bilgisine ve yardımına güven duyulacak, örnek alınacak insanlara ihtiyaç vardır.

Dillerin yok oluşu ve kimlik bilinci

Dilbilimciler, tehdit altındaki dilleri araştırıp, dokümantasyonunu yaparak, bu konuda önemli katkıda bulunabilirler. Tehdit altındaki dilleri konuşan toplumlar, kimlik bilincine sahip olduğu sürece, dilbilimciler söz konusu dilin yeniden yazımını ve kodlamasını yapabilir, eğitim programları ve dil geleneklerinin oluşmasına önemli katkılar sunabilirler.

Yok olma tehdidiyle yüz yüze olup da, dilini yeniden yaşatmak ve çocuklarına güven duygusu vermek isteyen azınlıklarla ilgili olarak, kayda değer bir kaç örnek projeden bahsetmek mümkün. Bunlardan birisinin adı kohanga reo, kelime anlamıyla 'dilin yurdu' anlamına geliyor. Bu, Yeni Zelanda'da yaşayan Maori çocuklarıyla birlikte yetişkinlerin de gittiği bir okul projesidir.

Benzeri projeler Güney Amerika'da da yürütülmektedir. Arizona’da Grand Kanyon'un kuzeybatısında yaşayan Hualapais'ler bu konuda örnek olarak verilebilir. Anaokulundan 8. sınıfa kadar tüm dersler Hualapai ve İngilizce olarak bilingual yani iki dilde verilmektedir. Aslında bu konuda yeni medya araçları önemli olanaklar sağlayabilmektedir. Toplu yerleşim alanları için köy radyosu veya dağınık yerleşim alanları için internet yeni olanaklar sunmaktadır.

Diller yok olurken bir kesim; “Bırakın bu ilkel diller kaybolsun gitsin, yararlı olanlar ayakta kalır”, diğer bir kesim de “Bu kadar dile ihtiyacımız yok, az sayıda dil ile dünya çapında iletişim daha kolaylaşır” şeklinde tepki göstermektedir.

Birinci cevabı irdelersek: Dil bilimi şu ana kadar ilkel dil diye bir şeyi tespit etmedi. Hala yaşamakta olan dilerin hepsi çok/aynı ölçüde değerli ve yüksek bir esnekliğe sahip iletişim sistemleridir. Dayanak olarak kullanılan kelimeleri içine alabilmekte, istediği yeni kelimeleri işleyerek onların yapılarını geliştirebilmektedirler. Mesela Amerika yerli (Kızılderili) dillerinden Cayuga dilinde at, 'kütük çeken' anlamındadır.

Bu toplumların kültürü her şeyden önce sözel kültüre dayanmaktadır. Yazılı kültürleri olmadığından; dil onlar için deneylerini topladıkları tek hazinedir, sosyal ilişkilerini ve törelerini düzenleyen çok önemli bir araçtır. Her dil kendi başına bir insanî kimliği, aidiyeti ve kültürü temsil eder.

Bu sözde geri koşullarda yaşayan insanlar modernleşme adına dillerini terk ederlerse; gelişime karşılık ilkellik terk edilmiş olunmayacak. Aslında burada gelişmeden kasıt kapitalizm ve onun kültürel değer yargılarıdır. Beşeriyet bu durumda çok özel ve hatta karşılaştırılması imkansız bir kültürel kimlik biçimini kaybetmiş olacak. Kaybolan diller sanıldığının tam tersine, yaşayan dillere göre daha karmaşık ve güçlü olan dillerdir.

İkinci cevabı irdelersek: Küreselleşme her kültürel gelişmede olduğu gibi, bir dizi olanağın yanı sıra bir o kadar da tehlikeyi birlikte getirmektedir. İnsanlık kendi özgür iradesiyle eşitsizliği yıkıp gerçek anlamda özgürleşinceye kadar; insanlar yurt, soy, aile, arkadaş çevresi gibi bir takım kavramlara uzun bir süre ihtiyaç duyacaktır. Öyle ki hepimizin aynı dili konuştuğu koşullarda bile, aramıza farklılık koymaya ihtiyaç duyarız.

Çok kompleks olan bir dili daha az kompleks olan başka bir dille değiştirmek herhalde daha yararlıdır. Küçük dillerin büyük dillere göre morfolojisi ve düzensiz dil ansiklopedisi daha zengindir. Bu, insanlar arasında anlaşmayı hızlandırır.

Bir dilin kaybolması durumunda, o toplumun yaşayan kuşakları; atalarının kültürünü, insanlık kültürünün kendisine ait olan bir parçasını yitirmiş olur. Kültürü oluşturan öğelerin birçoğu dille doğrudan bağlantılıdır. Gelenek, edebiyat gibi...

Kaybolan dillerin yeniden ortaya çıkarılması durumunda dilbilimciler birçok sürprizlerle karşılaşmıştır. Her dilin kendisine özgü farklılıkları, sistematiği, güçlü ve zayıf yanları vardır. Örneğin, Kuzeybatı Kafkaslardaki Ubıhça dilinde mesela 80 değişik sesli var. Bu rakam Türkçe dahil bir çok dilde bulunan seslilerin 3-4 katına denk geliyor. Bu dili bilen tek kişi olan Tevfik Esenç Türkiye’de hayata veda etmişti.

Geriye kalan küçük diller, tarih öncesini ve sonraki tarihsel buluşları anlamamıza yardım eden en önemli izleklerdir. Bu konuda neyi kaybedeceğimizi anlamak için şöyle bir örnek verilebilir: Bask dilinin Avrupa'da izole olmuş küçük bir dil olduğu bilinir. Son araştırmalar, Avrupa dillerindeki birçok dağ ve nehir isimlerinin kökeninin Baskça'dan geldiğini ortaya çıkarmıştır. (bianet.org)

Erdoğan Efe

 

YORUMLAYIN

Sayın okurumuz, yorum yapabilmek için üye olmanız gerekmektedir. Üye girişi yapmak için tıklayınız.

600 karakter kaldı

Henüz yorum eklenmemiş

GAZETE

ARAMA EKLENTİSİ

Banner

KÖŞE YAZILARI